Hayata baktığımız yeri değiştirebilmek

Hayat, elimizden kayıp bir buzun erimesi gibi tükeniveriyor. Biz de tükeniyoruz. Apansız el etek çekeceğiz dünyadan. Sıyrılıp ayrılacağız hayatın içinden, insanların arasından. Bizden sonra hiçbir şey daha sabit, daha ölümsüz ve fena damgasından kurtulmuş olmayacak. Ne kabir kapısı kapanacak ve ne de Azrail’in görevi sona erecek ölümümüzün ardından. Dünyadan göçenler kervanı, son nefis ölümü tadıncaya kadar kesintisiz sürecek.

Zaman bir yandan akıp giderken, bir yandan da sırası gelen dünya hayatını terk etmeye devam ediyor. Bunu gördüğümüz halde, dünyadan ayrılma ihtimalini hep kendimizden uzak tutuyoruz nedense.  Zamanla her şey bir olgunluğa, bir kemale doğru gidiyor. Biz bunun sonunun gelmeyeceğini, bu kemale gidişin her daim devam edeceğini zannediyoruz. Çünkü ruhumuz sonsuzluğa tutkun ve geçicilik, hislerimizi tatmin etmiyor. Bundandır ki, gaflet perdesi kalınlaşıyor zihnimizde. Hayatı bile artık doğru algılayamıyoruz. Dünya hayatının rutinleri, algılarımızı etkiliyor ve yanılgılarımızı artırıyor.
Mümkün olsa da bir kamerayla dünya hayatı baştan beri çekilse ve oturup bu görüntüleri hızlandırılmış olarak seyredebilsek. Yani ayrıntılarını atlayarak bakabilsek hayata. Herkesin ve her şeyin doğduğunu, yaşadığını ve öldüğünü görebiliriz. Değil mi ki dedemizin babası, dedemiz, babamız, biz, çocuklarımız, torunlarımız, onların çocukları ve yaşadığımız hayatta bulunan her şey, doğuyor, bir eliften payına düşeni yaşıyor ve ölüyor. Üstelik bu hep böyle devam ediyor. Hiç kimse ve hiçbir şey, doğduktan sonra ilelebet yaşamıyor. Uzun bir aralıkta herkes mutlaka ölümü tadıyor.
Böyle baktığımızda bir rüzgar gibi esip geçtiğini görebiliyoruz hayatın. Görüntülerin teferruatına baktığımızda ise ayrıntılarda da kalan her şeyin tükendiği gerçeği ile karşılaşıyoruz. Yıllar, aylar, haftalar, günler, saatler, dakikalar bir bir tükeniyor. Yani tıpkı bir ırmakta akan su üzerindeki kabarcıklar gibi birdenbire oluşuyor, parlıyor ve sonra kayboluyor. Köksüz ve temelsiz. Her şey kayıyor elimizden. İnsan olarak bizi sabit kılacak hiçbir şey de yok. Her doğan ölüyor. Ölüm, bu kadar hayatın içinde, hayatla bu kadar iç içe. Dünyaya geliyor ve dünyadan gidiyoruz. Tıpkı bir uğrak yeri ya da ‘iki kapılı bir han’ gibi.
Akıl, his ve yeteneklerimizle mükemmel yaratıldık. Yaratıcı, duygu dünyamızı zengin kıldı ancak hislerimize bir sınırlama getirmedi. İnsan olarak hep istiyoruz, daha çok istiyoruz. Sahip olmayı, zevk almayı istiyoruz. Güçlü ve hakim olmayı istiyoruz. Fakat her duygumuz bir su köpüğü gibi, renkli ve fakat temelsiz.
Hüküm sahibi olmak istiyoruz, ama hükmümüz hiçbir şeye geçmiyor. Güçlü olmak istiyoruz, ama her şey karşısında çaresiz durumdayız. Bir mikrop alaşağı edebiliyor bizi. Bir şeyden zevk almak istiyoruz, ama zevk aldığımız her şey elimizden kayıp gidiyor. Kendimizi seviyoruz, bedenimiz ferman dinlemiyor. Gençliğimizi seviyoruz, elimizden kaçıyor. Yaşamayı seviyoruz, su gibi kayıp gidiyor avuçlarımızdan. Sevdiğimiz hiçbir şey kararında kalmıyor. Elimizden çıkan her şey ölüyor. Durduramıyoruz akıp giden ırmak gibi aynı şeyleri bir kez daha aynı şekilde yaşayabilme imkanımız olmuyor. Bir şeye sahip olmak istiyoruz, ama kendimize bile sahip olamıyoruz. Bedenimize hükmümüz geçmiyor, zamana hüküm geçiremiyoruz. Yaşlanmayı engelleyemiyoruz. Hasta olmaya ya da sevdiklerimizin hasta olmasına engel olamıyoruz. Acı çekmelerini engelleyemiyoruz. Ölümü durduramıyoruz. Ölümü bırakın iptal etmeyi kendimiz için bile erteleyemiyoruz.
Fakat his dünyamızla dünya hayatı arasında önemli bir etkileşim var. Dünya hayatı hislerimize hitap ediyor, hislerimiz dolayısıyla bizi cezbediyor ve her şey hızlı bir şekilde tükendiği halde, bu tükenişi hissettirmeyecek kadar etkiliyor bizi. Biz de bir tükeniş yaşadığımız halde, çoğu zaman bunu fark edemiyoruz. Renkli ve cazibeli görüntüsü başımızı döndürüyor dünyanın. Adeta büyüleniyoruz. Dünya hayatını sonu gelmez sanıyor, her şeyin hep aynı kararda kalacağını düşünüyoruz. Mal sahibi olmanın dünyayı bizim için değişmez bir mekan haline getireceğini, sağlıklı olmanın, çoluk çocuk sahibi olmanın bizi dünyada kalıcı kılacağını zannediyoruz. Ama öyle olmuyor. Hislerimizin peşinde koşmaktan yorulduğumuzda fark ediyoruz aslında zamanın nasıl geçtiğini, nasıl eridiğimizi ve nasıl bir tükeniş içerisinde olduğumuzu. Bunu fark ettiğimizde de acı çekmeye başlıyoruz. Çünkü güçlü istek ve hayallerimiz birebir dünya hayatında karşılığını bulmuyor. Kalıcılığı isterken hep tükenişle karşılaşıyoruz. Zengin duygusal yapımız hem tam manasıyla tatmin olmuyor hem de dünyadaki varlığımıza yeterince anlam katmıyor.
Üstelik dünyadaki tükeniş tedirgin ediyor bizi. Ölüm ağır geliyor. Ölümle birlikte her şeyin bir daha bir araya gelmeyecek şekilde dağılacağını sanıyoruz. Her ölenle daimi bir ayrılık yaşayacağımız hissi etkiliyor bizi.
O halde neden dünyadayız? Dünya hayatının anlamı ne? Yetim ya da öksüz olmak, varlıklı ya da yoksul olmak, sıkıntılarla dolu bir hayat sürmek, hastalanmak, anne baba ya da evlat olmak yani farklı bir hikayeye sahip olmak bu anlamı değiştirir mi? Bir baba, baba olmak için mi gelir dünyaya? Ya da bir evlat, evlat olmak için mi? Bir zenginin dünyada bulunma gerekçesi, servet sahibi olmak mıdır? Bir yoksul, fakir olduğu zaman mı dünya hayatına anlam katmış olur? Anne babasını küçük yaşta kaybetmiş bir çocuğun dünyada bulunma gerekçesi, diğer insanlardan farklı mıdır? Gözleri görmeyen bir kişi için dünya hayatının anlamı, görenlerden başka mıdır?
İnsanın dünyada karşılaştığı hiçbir durum onun dünyada bulunma gerekçesini değiştirmiyor. Yetim ya da öksüz olması, varlıklı ya da yoksul olması, çok sıkıntılar yaşamış olması, hastalanması, ebeveyn ya da evlat olması, hem dünyada bulunma gerekçesini hem de dünya hayatını birlikte yaşadığı insanlardan farklı ve onlardan bağımsız olarak yaşamak durumunda olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Herkes hayatını bir şekilde ama bir başına yaşıyor.
Bireysel durumumuz her şeyin hızlı bir şekilde tükendiği dünyada bulunma gerekçemizi değiştirmese de, hayat yolculuğumuzun dünyaya ait kısmı oldukça mühim. Yaratıcı, dünyayı bir imtihan zemini olarak dizayn etti. Biz, bir imtihan için varız dünyada. Yaşantımızla ya Yaratıcının hoşnutluğunu kazanacak ya da kaybedeceğiz. Bütün hızla akıp gitmeler, ölümler, hastalıklar, sınırlanmamış hisler, istek ve arzular, dünyanın cazibesi, aramızdan gönderilen elçiler bu imtihanın birer parçası. Yolculuğumuzun bundan sonrasını da, dünya hayatında kendi irademizle yine biz belirliyoruz. Dünya hayatını önemli kılan da bu.
Bir kırılma noktası bizim için dünya. Çünkü dünya hayatı, yolculuğumuzun tamamından ibaret değil. Dünyada başlayıp dünyada sona ermiyor yolculuğumuz. Dünyadan önce de vardı, dünyadan sonra da devam ediyor. Ruhlar alemi, ana rahmi, dünya, kabir, haşir ve ebed.
Ölümle yolculuğumuzun sona ermeyeceğine inansak bile, yine de dünyadan ayrılmak, sevdiklerimizden ayrılmak hiç de kolay olmuyor. Değiştirmemiz gerekiyor belki de hayata ve ölüme baktığımız yeri.
Hani gidilecek bir yer vardır. Herkesin gideceği bir yer. Oraya gitme vakti geldiğinde, nereye gideceğimizi ve orada kimlerin olduğunu, bizi kimlerin karşılayacağını biliriz. Tüm sevdiklerimiz oradadır. Henüz gelmeyen sevdiklerimiz de mutlaka geleceklerdir. Böyle inanırız. O zaman ölüm, bir ayrılık hüznü kadar elem verir. Sevdiklerini uğurlayanlar, geçici bir ayrılık yaşarlar sadece. Sonra yine vuslat vardır. Ama yine de her ayrılıkta olduğu gibi bir burukluk olur gönüllerde, bir hüzün evlerde, eviçlerinde. Bir özlem olur kelimenin tam anlamıyla. Kavuşuncaya kadar sürecek bir özlem. Ama bir ayrılık olmaz. Bir kopuş olmaz. Olamaz.
Babam, rahmetli annesine, yüreğine su serpmek adına şunları söylemiş. ‘Anne, üzülme! Sen öldükten sonra daha cennetteki yerini bile ısıtmadan, bir bakacaksın ki, babam ‘selamün aleyküm’ deyip gelivermiş yanına. O da henüz kendi yerini ısıtmadan, bir bakacaksınız ki, sırasıyla çocuklarınız çıkagelmişler  ‘selamün aleyküm’ diyerek.’
Bir gün Peygamberimiz eşleri ve kızı Hz. Fatma ile sohbet ediyordu. Bir ara kızı Fatma’yı yanına çağırarak kulağına bir şeyler fısıldadı. Gözyaşlarına boğuldu Hz. Fatma. Biraz sonra yine eğildi kulağına ve bir şeyler daha fısıldadı. Bu defa gülümsedi Hz. Fatma. Sevinçle doldu gözleri. Peygamberimizin bir sırrı olarak nitelendirdiği bu durumu, O’nun vefatından sonra açıkladı:
Sevgili babam ilkin kulağıma, artık ayrılık vaktinin geldiğini ve kendisinin en büyük Sevgili’ye kavuşacağını söyledi. Hıçkırıklara boğuldum. Sonra kulağıma bir şeyler daha fısıldadı. Bu kez sevindim ve mutlu oldum. Çünkü ‘Ehlinden kendisine en önce benim kavuşacağımı’ söyledi.

Bir Cevap Yazın