İnsanın haddini bilmesi ya da haddinin olması

Kutsal, insanların karşısında hüküm icra edemeyecekleri, hükmüne boyun eğmek durumunda kaldıkları üstün otoritedir. Bu otoritenin en bariz özelliği, insanüstü olması ve insanın ona karşı manevi bir bağlılık içerisinde bulunmasıdır. Çünkü tarihin hiçbir döneminde insanlar, insan olmanın sınırları içerisinde kalmış hemcinslerine kutsiyet izafe etmemişlerdir. Bu durum eşyanın tabiatına da aykırıdır.

İnsanın kutsalının olması, yani kutsalı ve onun hükmü karşısında edilgen bir duruma sahip olması, insanın kendisini insanî sınırlar içerisine çekmesine neden olur. İnsanî sınırlar içerisinde kalmak durumunda olan insan, öncelikle insanî sınırlar ile kendisinin bu sınırlar içerisinde kalmasını sağlayan kutsalın sınırlarını tespit etme çabası içerisine girer. Bu doğal çaba, insanın ontolojik yapı içerisinde haddini (sınırları anlamında) bilmesi anlamına gelir. Yani kutsalı olmak, sınırları olmak, sınırları olmak da haddini biliyor olmak demektir. Bunun tersi de doğrudur. Şayet insan haddini bilmiyorsa, sınırlarını bilmiyor, sınırlarını bilmiyorsa, kutsalı yok demektir. Sınırlarını yani haddini bilmeyen insan hem bireysel hem de sosyal anlamda önemli bir tehdit unsuru haline gelebilir.
İnsan düşünsel, duygusal ve hayal noktasında önü açık bir özelliğe sahiptir. Hayal, düşünce ve hisleri sınırlandırılmamıştır. Dolayısıyla davranışların şekillenmesini sağlayan temel unsurlarda bir önü açıklık söz konusu olduğu için birey insanın sosyal hayat içerisindeki olası taşkınlıklarının önüne geçilebilmesi adına çeşitli tedbirler alınmıştır. Mevcut otoriteler tarafından hukuken davranışların kayıt altına alınması bu tedbirlerden bir tanesidir. Ancak bu tedbir, kanun boşluklarının olduğu veya otoritenin ulaşamadığı durumlarda taşkınlıkların ortadan kalkmasına engel olamamakla birlikte sadece belli davranışları kapsamaktadır. Örneğin, hiçbir otorite, randevusuna geç gelen bir kişinin, arkadaşına yalan söylemesini engelleyemez. Çünkü burada her şey insani olmanın sınırları içerisindedir. Bir otorite mutlaka mevcuttur. Fakat bu otorite insanüstü değildir. Otoritenin ortaya koyduğu sınırlandırmalar, davranışları şekillendiren asıl unsurları tahdit edemediği ve sadece davranışlara yönelik engellemeler getirdiği için aşırılıklar hep devam edegelmiştir.
Oysa davranışları sınırlandırmadan önce, davranışların şekillenmesini sağlayan hayal, düşünce ve duyguların kayıt altına alınması gerekir. İnsanın kendisinde mevcut olan bu özellikleri sınırlandırabilmesi için, insan olma sınırları dışında bir otoritenin mevcudiyetini kabullenmesi durumu ortaya çıkmaktadır. Bu durumda hem insanın davranışları hem de bu davranışları yönlendirecek olan temel unsurlar disipline edilmiş olur. Hukuki sınırlandırma ve müeyyideler ise bunu insan olmanın hesaba katılmasıyla teyit etmiş olur. Örneğin her gördüğü malı kendi mülkü içerisine almak isteyen bir insan, otoritenin olmadığı yerde hırsızlık yapabilir. Hırsızlık yaparken yakalanmaz ya da bunu hissettirmezse yaptığı yanına kâr kalır. Ancak sözgelimi, Allah’ın hırsızlığı haram kıldığı, kul hakkının büyük önem arzettiği, hırsıza, suçun netlik kazanması durumunda hukuki bir müeyyidenin uygulanacağı, bütün bunlara ilave olarak, dünya yaşantısının cennet ve cehennem diye iki meyvesinin bulunduğu ve hırsızlık yapması halinde cehenneme ehil hale geleceği belirtilirse  hırsızlık, hukuki müeyyidelerden önce onu hazırlayan temel unsurlar noktasında engellenmiş olur. Bu inanca sahip bir kişi duygusal isteklerini sınırlandırma yoluna gidecektir.
Buradan anlaşılacağı gibi, kutsalı olmak insana hem iç dünyasında hem de davranışlarında bir prensipler örüntüsüne sahip olma imkanı tanıyor. Çünkü mukaddes olarak kabul ettiği otoritenin kendi duygu ve düşüncelerine de vakıf olduğuna inandığı için insan, iç dünyasında da davranışlarında da bir bütünlük oluşturma çabası içerisine girebiliyor ve randevusuna geç kaldığında, arkadaşına yalan söyleme alternatifini bile hiç aklına getirmeyebiliyor.
Ancak yukarıda ifade edilen kutsal sadece var kabul edilen ve kendisine saygı duyulan bir manevi fenomenden ibaret olarak algılanmamalıdır. Yani insanların kendilerinin oluşturduğu, adı var kendi yokr, bir fenomen olmamalıdır.
İnsanlar bugün bütün şiddetiyle kendi iç dünyalarını disipline edecek bir değerler silsilesine muhtaç durumdalar. Çünkü modern hayat, öncelikle insanlardaki davranışlara yön veren temel unsurları disipline edici kutsallık anlayışını tahrip etti ve aşkınlığı insanın gündeminden çıkarmaya ve insanı tamamen ‘yer’lileştirmeye çalıştı. Ancak son dönemlerde özellikle gençler arasında yaygınlık kazanan başıboşluğun önüne geçebilmek ve iç dünyalarında oluşan boşluğu ve bu boşluktan kaynaklanan anarşizmi (iç dünyalarına disiplin getirebilecek herhangi bir otoriteye karşı çıkmak) sınırlandırabilmek amacıyla gençliğe yeni kutsallar sunulmaya başlandı. Müzik dünyasında gençliğe idol, ilah ve ilaheler olarak takdim edilen bir yığın insan sürüldü piyasaya. Bunlar aynı zamanda yaşam biçimleriyle de gençliğin ilahı (!) haline getirilmeye çalışıldılar. Yani insanda oluşturulan tahribin önüne böyle geçmeye çabaladılar ve insanı tüketme ve onu tüketen bir varlık haline getirme sürecini hızlandırdılar.
Bugün gelinen nokta tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de insanların ama özellikle gençlerin kendilerini ve hayatı anlayabilecekleri yerlerini kaybetmiş olmalarıdır. Ben ne’yim, nereden geliyorum, ne olarak önemliyim, beni değerli kılan unsurlar neler, bu hayat kervanında işim ne, nereye gidiyorum, bu kervan kimin, kim sevk ediyor, burada ne yapmam ve nasıl davranmam gerek, bunu nasıl ve kimden öğrenebilirim? gibi hakikate dair sorulması gereken onlarca soru gündemlerine bile girmiyor insanların. Öylesine yoğun ve öylesine kendileriyle başbaşa kalmalarını engelleyecek hareketlilikte bir yaşam biçimi ile meşgul oluyorlar ki, bu durum her defasında kendi gerçeklikleriyle karşı karşıya gelmelerine engel oluyor. Yani bir anlamda hayatı en sığ ve en alt seviyede yaşıyorlar. Hayatın en sığ ve en alt seviyesinde yaşıyorlar çünkü, davranışlarına tamamen duyguları yön veriyor. Değer yargıları olmadığı gibi başkalarından utanacak yanlarını da kaybetmişler. Teşhircilik ya da sokak ortasında arsızlık yapmaları bunun en basit örneklerinden biri olarak ifade edilebilir.

Bir Cevap Yazın