Bayramsa, bayramınız mübarek olsun

Küçük yaşlardan itibaren bayramı hep ‘bayramsa bayramınız mübarek olsun’ cümleleriyle yad etmeye alıştım. Bu ifade kutlayacağımız bayramın, bayram olmayabileceği olasılığını diri tutmamı sağlıyordu tabii olarak. Bayramsa kutlu olmalıydı.

Ya değilse?

Evet. Ya değilse ne olması gerekiyordu?

Burada en can alıcı noktayı, bayramın ne ve nasıl olduğu soruları oluşturuyor kuşkusuz.

Nedir bayram? Diğer günlerden farkı nedir? Diğer günlerden farksız olunca, ‘bize her gün bayram mı olur?

Burada bayramın saptanmasına imkan tanıyan ay yılı esasına dayalı Hicri takvimin çevrimselliği dolayısıyla neredeyse yılın tüm günlerinin bayram olarak idrak edildiği ile ilgili bir yığın bilgi aktarımında bulunacak değilim. Çünkü bu muhtevaya sahip bilimsel bir makale yazmak için elime almadım kalemi.

Ya da zamanın zihnimizde tüm boyutlarından yalıtılarak içeriğinin boşaltıldığı, aşkınlıktan yoksun bırakılarak kelimenin tam anlamıyla profanlaştırıldığı bir fenomen olarak makes bulduğundan da bahsetmeyeceğim. Veya biraz daha ileri gidip, bayramın diğer günlerden farklı oluşunu anlamamızı sağlayabilecek yerlerimizin dumura uğradığı ile ilgili bir şeyler söyleme niyetiyle de başlamadım yazıya.

Bir gerçeği anlamaya çalışarak yazmak noktasında çaba sarfedeceğim:

Bayramın diğer günlerden farklı olduğu gerçeğini.

Bayram günleri, diğer günlerden farklıdır.

Gelin, zaman periyodu içerisinde önce bayramların (Ramazan ve Kurban Bayramları) nerede durduğuna bir bakalım: Bir aylık oruç ibadetinden sonra Ramazan Bayramı; bedensel, mali ve yorucu bir ibadet olan Hacc farizasının tamamlanması sonrasında ise Kurban Bayramı var. Ve ikisi arasında sadece iki aylık bir zaman dilimi mevcut. Biri sanki diğerine hazırlayıcı bir vetirenin başlangıcı gibi. Her ikisinde de oruç gibi belli bir süre için bir takım nimetlerden mahrumiyeti ifade eden bir ibadetin yasaklanması da söz konusu.

Yine bireysel ve toplumsal huzuru sekteye uğratacak dargınlıkların kesin bir tonla ortadan kaldırılması gerektiğinin vurgulandığı günler, bayram günleri. Üstelik toplumsal özelliği belirginleştirilmiş bir namazla, günün ilk ışıklarıyla başlar. Simgesel bir başlangıcı olmasına karşın, bitişini simgeleyen bir işaret konulmamıştır. Sanki her gün öyle olsun, aynı minvalde devam etsin için.

Görünen o ki, bayramlar gerçekten diğer günlerden farklı zamanlar. Bu farklılık yoğun tempolu bir ibadet süreci sonunda bedensel olarak olgunluk rayına oturmuş, bir anlamda da disipline olmuş bir kişiliğin toplumsal yapıyı da dönüştürmesi ve kolektif bir huzurun ikame edilmesini sağlaması yönünde, kul olarak birey-insana sunulmuş bir ikram olması şekliyle düşünülebilir. Hem de topyekün bir inanç dünyasının tamamını eş-zamanlı olarak kapsayan bir ikram. Sizinle birlikte dünyanın yarısının bayram ettiğini canlandırın zihninizde. Dünyanın yarısının güldüğünü düşünün. Barıştığını, barış içinde olduğunu. Ancak bu durumda ortaya çıkan farklılık tam manasıyla bayram öncesi süreci yaşamış ve onu özümsemiş insanlar tarafından anlaşılabilirlik kazanır. Bunu özümsememiş insanlar ise, bayramı (!) şekerin ve kırmızı etin yoğunluğuna indirgeyerek farklılığını kendi açılarından dışlaştırma çabası içerisinde olurlar.

Özelliği olan günlerdir bayram günleri.

En azından adları ‘bayram’dır o günlerin. Günler salı, çarşamba olarak değil de, bayramın birinci günü, ikinci günü olarak telaffuz edilir. Takvimlerimizde bir başka güne hazırlık ifadesi anlamına gelen hiçbir gün yoktur, bayramları karşılama günü olarak belleklerimizde yer etmiş ‘arife’ günleri dışında.

Bir kültür olmuş bunların dışında bizim için bayramlar. Farklılığını küçük yaşlarda hep bizlere alınan akşamları özenle katlayıp yatağımızın başucuna koyduğumuz yeni elbiselerle, ertesi gün giyme hayaliyle yattığımız iskarpinlerle, banyo yaparak temiz ve pırıl pırıl bir şekilde gittiğimiz bayram namazlarıyla, annemizin gece yarılarına kadar yaptıkları bayrama özel yemek ve tatlılarla, diğer günlerden başka olarak büyüklerimizin dikkatimizi çeken genişlik ve güler yüzleriyle, öpülen her tanıdık elden gelen küçük harçlıklarla, tanımadığımız kapıları her çalışımızda mütebessim bir çehreyle kapıların bize açılması ve bize şekerin ikram edilmesiyle hissetmişizdir iç dünyamızda.

Eğer farklılığı yönüyle bir yanılgı içerisindeysek bize ait bir yerde bir kırılma olmuş ya da bayramları idrak edecek yanlarımız kaybolmuş demektir. Bu esasında kendimizin asıl mecramız dışında bir yerlerde akıyor olduğumuzun da bir işareti olabilir. O zaman sorulacak sorular bayramın diğer günlerden farkının ne olduğu şeklinde değil de, kendimizin hangi mecrada aktığını tespit etmemize yarayacak sorular olarak değiştirilmelidir.

Öyleyse neyi yitirdiğimizi ve hangi mecrada akmamız gerektiğini anımsamalıyız öncelikle.

Değilsek ya da böyle bir kaygı taşımıyorsak içimizde, ne diyelim:

Bayramsa bayramımız, mübarek olsun. 

Bir Cevap Yazın