Her şey bizim gördüğümüz gibi mi?

Davranışlarımızın önemli kısmını zihni kabullerimiz oluşturuyor. Kafamızda başlayıp, kafamızda bitiyor bir çok şey. Dışımızdaki dünyayı, zihnimizdeki kabullerle algılıyoruz. Kişiler ve olaylar, onlara biçtiğimiz fonksiyonlar kadar etkili olabiliyor hayatımızda. Ve nedense çoğu zaman çevremizdeki insanlara biçtiğimiz kılıfı bir daha değiştirmiyor, onları hep aynı şekilde değerlendiriyor ve bunun da gerçek olduğunu zannediyoruz.

Hani baltasını kaybeden bir köylüden bahsedilir ya. Baltasını çocuklarının arkadaşlarından birinin çaldığını düşünüyormuş. Çocuğa o rolü biçmiş zihninde. Onu her gördüğünde hareketleri tam da bir balta hırsızının hareketleri gibi gelmeye başlamış kendisine. Yürüyüşü balta hırsızı yürüyüşü gibi, oynaması balta hırsızının oynaması, gülmesi balta hırsızının gülmesi gibiymiş çocuğun. Bir gün evlerinin altındaki ahırı temizlerken, köşedeki odun istifinin arasında görmüş baltayı. Şimdiye kadar çalındığını sandığı baltayı, aslında kaybettiğini anlamış. Dışarı çıkıp köy meydanına giderken, oyun oynayan çocuklara takılmış gözü. Baltasını çaldığından şüphelendiği çocuk da aralarındaymış. Ama bu kez koşması, oynaması, gülmesi hiç de bir balta hırsızınınki gibi gelmemiş ona.

Her şey bu kadar aşikâr aslında. Çünkü zihnimizde oluşturduğumuz algıyla dış dünyayı kurguluyoruz. Örneğin önce birilerinin hırsız olabileceği varsayıyor sonra da hareketlerine yeni anlamlar yüklüyoruz. Ancak nasıl eşyanın hakikatini ona taktığımız isimler değiştirmiyorsa, çevremizdeki insanlara yeni roller biçmemiz ya da gelişen olaylara kendi zihni rengimizi vermemiz de onların gerçekliğini değiştirmeyecektir. Yani biz öyle düşündük ve ‘öyle kanaat ettik’ diye onlar ne hırsız olacak ne de hayat içindeki duruşlarını değiştireceklerdir.

Kişisel algılar, zihinde derinleştikçe insanların alt bilinçlerine kök salmaya başlar. Bir eşyanın kirli olduğuna da onu yıkadığımızda temizlendiğine de bizzat kendimiz hükmediyoruz. Zihnimizde kabul ettiğimiz temiz ve kirli olma ölçütleri bunda etkili oluyor. Oysa ‘kirlidir’ dediğimiz bir eşya, kirli olmayabilir ya da ‘temizlendi’ dediğimiz eşya hâlâ kirliliğini koruyor olabilir. Ama çoğunlukla zihnimiz öyle hükmettiği için, aynı eşyayı kirli veya temiz olarak nitelemekten kaçınmıyoruz.

Örneğin burnumuzun üstünde çıkan bir sivilcenin bizi rahatsız etmesi de yüzümüzde çıkan bir çıban ile sağlığımız yönüyle değil de, yüzümüzü çirkinleştirip çirkinleştirmediği yönüyle ilgilenmemiz de aynı şekilde zihinsel kabullerimizle ilgili. Burnumuzun üstünde çıkan bir sivilcenin veya yüzümüzde çıkan bir çıbanın bizi çirkinleştirdiğini kabul ediyorsak, onlar o şekilde yüzümüzde bulunduğu müddetçe, kendimizi çirkin hissedecek ve o çirkinlikle insanların arasına girmekten hep imtina edeceğiz demektir. 

Adına önyargı da diyebileceğimiz, çoğu zaman insana, olaylara ve eşyaya sınırlayıcı bir bakış açısıyla bakmamıza neden olan bu tarz zihni kabuller, bizi hayatın gerçekliğinden koparıyor. Dışımızda cereyan eden olaylar, aslında bizim algıladığımızdan çok farklı bir gerçekliğe sahip olabilir. Fakat zihnimizdeki renkle, o rengi verdiğimiz dış dünya aynı olunca, oluşturduğumuz algı konseptini, bize özgü olmaktan çıkarıp gerçek kabul etme yanılgısına düşebiliyoruz. Bunu bazen bilerek ve isteyerek bazen de bilmeden ve istemeden yapıyoruz. Hayatı ve şahısları doğru algılayabilme adına oldukça önemli bir mesele bu. Olayların hakikatine nüfuz etme ihtiyacının önünde mühim bir engel aynı zamanda. Fakat aşılabilir, üstesinden gelinebilir bir durum. Hem de kolay bir şekilde.

Bazen küçücük bir gerçek, kocaman sonuçları sarsacak kadar güçlü olur. Çocuğa balta hırsızı rolü biçen köylü, baltasını kendi ahırında gördüğünde, ilkin çocukla ilgili zihni kabullerini değiştirdi. Baltasını ahırında bulduğuna göre, baltası çalınmamıştı. Baltası çalınmamışsa, şüphelendiği çocuk kesinlikle kendi baltasını çalan bir hırsız değildi. Baltanın çalınmadığı gerçeği, böylece köylünün tüm zihinsel kurgusunu alt üst etti. Bu gerçeğin ardından çocuğa baktığında, önceki gördüklerini görmedi. Çocuk aynı çocuktu ama bu kez davranışları bir balta hırsızının davranışları gibi değildi. Çünkü bir küçük gerçek büyük bir kurguyu yıkmıştı. Köylünün zihnindeki kabulü değiştirmesi balta hırsızı zannettiği çocuğun hareketleriyle ilgili kurgusunun da değişmesine neden oldu. Ölçüler değişince değerlendirmeler, değerlendirmeler değişince de hayat algısı değişti.

Doğrusu zihinsel kabullerimizi değiştirdiğimiz zaman, hayatımız da değişir. Ve bunu bir terzi hassasiyetiyle yaparsak hayatın gerçekliğini yakalamış, çevremizde yaşanan olaylara ve çevremizdeki insanlara karşı adaletli bir yaklaşım sergilemiş oluruz. Nedir burada terziyi farklı kılan? Terzi, devamlı müşterileri için bile elbise dikeceği zaman, ölçülerini her defasında yeniden alır. Çünkü insanların vücut ölçülerinde değişiklikler olabilir, kilo alabilir ya da zayıflayabilirler.

Ama maalesef fiziksel anlamda sürekli bir değişim süreci yaşamalarına rağmen, insanların bir kısmı tanıştıkları insanların ‘ölçü’sünü bir defa alıyor ve onları artık hep aynı ölçüyle değerlendiriyorlar. Neden hep aynı önyargıyla bunu yaptıklarını dönüp de sorgulamıyorlar bile. Kendilerine tanıdıkları değişim şansını onlardan esirgiyorlar.

Bu bakımdan sorun esasında bir takım önyargılara sahip olma sorunu değil. Sorun ön yargıları zihinde kökleşmiş kalıcı ve kesin yargılar haline getirmektedir. Bunun için de dönüp ara ara doğru sorularla zihinsel yargıları sorgulayabilmek lazım.

Bir Cevap Yazın