Hatamıza Başkasını Şahit Tutmak!

Yetmişine merdiven dayamış gibiydi. Beyaz ve uzun sakalı, teniyle bütünleşmişti sanki. Tebessüm eksik olmuyordu yüzünden. Yanında 11-12 yaşlarında bir kız çocuğu vardı. Saçları arkadan örülmüş küçük kızın, utangaç yüzünü süsleyen bir gözlük vardı burnunun üzerinde. Dizlerinin üzerine koyduğu çantasından gözlerini ayırdığında bakışlarındaki utangaçlık daha bir belirginleşiyordu.
Seviye belirleme sınavı için Betül ile birlikte gittiğim dersanenin bekleme salonuna girdiğimde oturacağım en uygun yerin küçük kızın yanı olduğunu fark ettim. Betül, dersane görevlileri tarafından sınav salonuna doğru yönlendirilirken, ben de biraz muhabbet ederek beklemeyi tercih ettim.
–   ‘Torununuz mu?’ diye sordum küçük kızı göstererek. Çok sık sorulan bir soru için defalarca gözden geçirerek hazırladığı bir cevabı verir gibi,

–   ‘Öyle bir şey’ dedi sonra ilave etti:
–   ‘Küçük hanım, kerimem olurlar.’ Bunu söylerken göz göze geldiler küçük kızla. Esasında şaşırmadım da değil. Ancak şaşkınlığım onları şaşırtmamış olacak ki, bunu mevzu bahis bile etmediler.
‘Kerime’ ifadesine, onlarca yıl önce bir kitapta rastlamıştım. Şimdi o donuk kelime, birden yaşlı amcanın ağzında hayat buldu. Küçük kıza kaydı gözlerim. Bir ‘kerime’ olarak takdim edilmenin mutluluğu sirayet etmişti pembe yanaklarına. Şaşkınlığı üzerimden attıktan sonra, hafifçe eğilerek adını sordum. Çok cılız bir ses tonuyla söyledi adını. Söyledi ama, doğrusu ne söylediğini anlayamadım.
–   ‘Bir daha lütfeder misiniz?’ dedim. Gözlerini dizleri üzerinde tuttuğu çantadan kaldırarak, yardım bekler gibi babasının gözlerine çevirdi. Babası önce ona, durumunu bir avantaja dönüştürebileceği şeklinde, yüreklendirici birkaç söz söyledi ardından, mütebbessim çehresini bana çevirip, gözlerini kızının gözlerinde sabitleyerek,
–   ‘R’ harfini söylemekte zorlanıyor ve bunu bazen dert ediyor’ dedi. Merakımı gidermek için soruyu bir kez daha tekrarladım:
–   ‘Sidre’ dedi, ‘r’ harfini ‘y’ şeklinde telaffuz ederek. Ama bu kez, biraz daha cesaretle söyledi. Yaşlı amca haklıydı. Durumunu avantaja dönüştürebilmek, bunu bir fırsat olarak görebilmekle yakından alakalı. Benim bile aklımda kaldı adı.
Yanımıza yaklaşan dersane görevlisi, sınavın başlayacağını ve Sidre’nin sınav salonuna geçmesi gerektiğini hatırlattı. Sidre, babasının dualarıyla sınav salonuna yönelirken, biz sohbet için baş başa kaldık.
Yaşlı ve tecrübeli kişilerle konuşmayı hep bir fırsat olarak görüyorum. Çünkü onlar yılların birikimini olgunlaştırılmış ve damıtılmış kelimelerle sunuyor ve tecrübelerini etkin bir şekilde paylaşıyorlar. Bu bakımdan yaşlılarda, her biri ayrı bir cevher olan bilgi ve tecrübenin bir arada bulunduğu gerçeğini göz ardı etmemek gerektiğine inanıyorum. Siz mevzu açtıkça onlar, karşılarında kendilerini dinleyen birini bulmanın keyfiyle açıldıkça açılıyorlar.
Tarihten ekonomiye, kültürden ilahiyata kadar çok şey konuştuk. Ben daha çok soran ve dinleyen durumundaydım. Konuşmanın keyfine tanıklık eden başkaları da sohbete dahil oldu. Finans konusunda konuşurken bir ara, arkadaşlardan biri, fıkhî açıdan yaptığı bir yanlışı, işlediği bir günahı ifade etmeye çalıştı.
– ‘Ben’ dedi, ‘Sonradan yanlış ve günah olduğunu öğrendiğim şöyle bir davranışta bulunmuştum:’ Tam anlatmaya başlayacağı sırada yaşlı amca, arkadaşın sözünü tamamlamasına fırsat vermedi. Birkaç kez vurgu yaparak şunları söyledi:
– ‘Aman, lütfen dikkat edin ve hatalarınıza başkalarını şahit tutmayın’.
Önemli bir yaklaşımdı benim için. Hayata dair, kendimize ve doğruyu algılayış biçimimize dair önemli bir yaklaşım. Aklıma ‘batılı tasvir etmenin saf, duru zihinleri idlal edeceği, bozacağı’ cümlesi geldi.
Doğruyu, elbette yanlış olanları anlatarak gösteremeyiz. Yanlış olanın anlatılması, bazen bozulmamış zihinlerde yara açabilir. Bazen yanlışa meyilli kişilere fikir verici olabilir. Bazen yanlış öyle bir anlatılır ki, cazip bir özelliğe büründürülebilir. Niyet, doğruyu göstermek bile olsa, yanlış üzerinde durularak bu yapılmaz.  Bu yönüyle bakıldığında, batılı tasvirin doğru bir yöntem olmadığı aşikar. Ancak burada bunun ötesinde bir durum sözkonusu. Batılı tasvir, saf ve temiz zihinler açısından olumsuz bir özellik arzediyor. Oysa, yapılan hatayı anlatarak başkalarını ona şahit tutmak, sadece başkaları açısından olumsuz bir özellik arzetmekle kalmıyor; hem doğrudan hata yapanın kendisiyle, hem de şahit tuttuğu kişilerle ilgili bir durum içeriyor. Bu durum hata yapanın kendisiyle ilgili, çünkü hatayı yapan yaptığı hatayı ikrar ediyor. Aynı şekilde şahit tutulanlarla ilgili çünkü, onlar belki de hiç ilgileri yokken, hem yapılan bir hataya şahit tutulmuş hem de kendilerine bu yaptığı hatayı anlatan kişinin verdiği olumsuz bilginin ağırlığını yüklenmiş oluyorlar.
Her bilgi bir yüktür. Kendimizle ilgili bir olumsuzluğun bilgisini başkasına vermemiz, nerde ve ne şekilde bu ağırlıktan kurtulacağını bilemediğimiz birine, hiç yoktan bir ağırlık yüklememiz demektir.
‘Settâr’ Allah’ın en güzel isimlerinden biridir. Allah Settâr’dır. Yani hata ve günahları örten, setredendir. Bundan dolayıdır ki, kültürümüzde ‘başkalarının hatasını örtmek’, önemli bir erdem olarak ortaya konulmuştur. Başkalarının hatası örtülmeye çalışılırken, yapılan hataların ‘bu bir hatadır’ ikazıyla da olsa dillendirilmesi, bireysel ve sosyal yaşantımızı şekillendiren kültürel dokumuza elbette aykırı düşer.
Hatalarımız, kendi dünyamızda bir ‘sır’ olarak kalabilir. Olumsuzluk içeren bilgiler ve hatıralar da belki bazen paylaşılmalı. Bu yönüyle insanın her şeyi içine atması, onları dert etmesi ve hiçbir şekilde paylaşmaması da doğru olmayabilir. Ancak bunları paylaşmak, başkalarını ona şahit tutmak ve onlara bırakabilme ihtimalleri olan bir yük yüklemek de doğru değildir. Kaldı ki, bizimle sınırlı olan bir bilgi, paylaşılmak suretiyle paylaşılan kişiler adedince çoğaltılmış olacaktır.
O halde nasıl davranılmalı? Aslında yapılacak şey oldukça basit. Hem yapılan hata, yanlış ve günah dillendirilmeli, kelimelere dökülerek içten dışarı çıkması sağlanmalı, hem de bu yapılırken, başkaları şahit tutulmuş olmamalı. Böyle bir şey sadece dua ile mümkündür. Yani yapılan hatalar, işlenen günahlar, başkalarıyla değil, zaten onun bilgisine sahip olan Rabb ile paylaşılabilir. Böylelikle hata yapabilme ve günah işleyebilme özelliğine sahip olan insan, hatasını fark ettikten sonra pişmanlık duyarak, rahmet ve bağışlaması geniş olan Allah’a iltica ederek, her yerde ve her vakit, duada hem hatasını ikrar eder ve af diler hem kendini bir olumsuzluğun girdabından kurtarmış hem de hatasını paylaşmamış olur. İşte dua, tevbe ve ibadet, bu yönüyle kul için bir kurtuluş, bir huzura erme, bir rahatlama vesilesidir.
Böyle düşünürken sınav süresinin dolduğunu ikaz eden zil sesi, aslında sohbetin de bittiğini de gösteriyordu. Biraz sonra, yaşlı amcanın kerimesi ile kızım Betül, sınav sorularıyla cedelleşmenin verdiği bir yorgunlukla karşımızda belirdiler.

Bir Cevap Yazın